Gazi Mustafa Kemal ATATÜRK
 
*
Merhaba, Ziyaretçi. Lütfen giriş yapın veya üye olun. 07 Ocak 2009, 12:24:53


Kullanıcı adınızı, parolanızı ve aktif kalma süresini giriniz



Reklamlar
Sayfa: [1]   Aşağı git
  Yazdır  
Gönderen Konu: Serdar Yıldırım Hikayeleri  (Okunma Sayısı 282 defa)
Serdar Yıldırım'in Bilgileri
Serdar Yıldırım
Yeni Üye
*
Avatar Yok



Uye ID 129
Kayit Tarihi 14 Ağustos 2008, 13:29:12
Nerden Bursa
Mesaj Sayisi 8
Rep Puani
Paylaşım Seviyesi: 0
Deneyimleri

Aktiflik

Deneyim
Seviye
Kotu Itibar
Iletisim
Offline Offline


Ruh Halim:

« : 16 Ağustos 2008, 23:50:11 »



İNSAN  YİYEN  BİTKİ

Güneş Otel sahibi Ali Bulut otelin bahçesine büyük bir sera yaptırmış ve bu serada tropikal   bitkiler yetiştiriyordu. Afrika’dan  getirilen et yiyen bir bitki vardı ki, Ali Bulut, onun dört yıldır bir santim bile büyümediğinden yakınırdı. Et yiyordu, balık yiyordu ama hiç büyümüyordu. Aslında bitkinin büyümesi gerekti ve büyüyordu. Hem öylesine büyümüştü ki, boyu yirmi metreyi geçmişti ama Ali Bulut bunu görememişti. Bitki yukarı değil, aşağı boy atıyordu. Gövde toprak altındaydı. Görünen beyindi. O beyin birkaç ay sonra inanılmaz büyüklükteki gövdeyi harekete geçirecek, bitki insan yiyen bir canavara dönüşecek ve şehrin altını üstüne getirerek etrafa kan ve ölüm saçacaktı.

Aradan birkaç ay geçti. Yaz günüydü. Bitki kıpırdanmaya başladı. Beyin giderek yükseliyor ve gövde toprak altından çıkıyordu. Seranın dört metre yüksekliğindeki tavanına çarpan beyin gövdeye yakın kökleriyle serayı kaldırarak Güneş Otel’e fırlattı. Otelin ikinci katının bazı camları kırıldı. Ne oluyor diyerek pencerelere koşan insanlar bahçedeki dev bitkiyi gördüler. Devamlı olarak daha uzun ve kalın kökler topraktan çıkıyordu. Korkuya kapılan insanlar otelin çıkış kapısına ve yangın merdivenine hücum ettiler. Bu insanlardan çoğu kökler tarafından yakalanarak kuyu biçimindeki ağza  atıldılar. Bitki insan yedikçe büyümesi hızlanıyordu. Bitkinin kökleri şehrin başka yerlerinde de topraktan çıkarak insanları yemeye ve evleri yıkmaya başladı. Koşarak kaçan veya arabasına binerek şehri terk eden insanlar çoktu. Bir saat sonra ise, şehirde kimse kalmamıştı. Şehrin çevresi askeri birlikler tarafından sarılmıştı. Askeri birlikler insan yiyen bitkiye binlerce kurşun ve bomba attılar. Gelen bir emir üzerine ateş kesildi, çünkü insan yiyen bitkiye bunlar tesir etmiyordu.

Ali Bulut bir haftadır kaçakçılık anlaşması yapmak için yurtdışındaydı. Olayı televizyon haberlerinden öğrenince özel uçağına atladığı gibi geldi. Bir aralık yardımcısına:  “ Kızdığım zaman köse bitki diyordum. Şuna istediğimi yaptırabilirsem dünyaya hâkim olurum. “  Ali Bulut komutandan izin alarak asker kordonunu aştı:  “ Canım, yavrum benim. Ben geldim, bak baban geldi. Çok insan yemişsin ama beni yeme. Ben seni et ve balıkla besledim. “  Ali Bulut hem konuşuyor hem de kökler arasından yürüyordu. Kökler uzun süre ona dokunmadı ama gövdenin yanına gelince yakaladılar. Ali Bulut bağırmaya başladı:  “ Dur, beni bırak. Bütün servetim senin olsun. Milyarlarım senin olsun. “ 

İnsan yiyen bitki ilk kez konuştu: “ Hangi senin servet, hangi milyarlar. İnsan sağlığına zararlı maddeler satarak, kaçakçılık yaparak, onun bunun hakkını çalarak zorla sahiplendiğin paralar. Senden nefret ediyorum Ali Bulut, artık parayı unut. Bak ağzıma, dışardan belli olmuyor ama içersi çok sıcaktır. Bundan sonra kötülük yapamayacaksın.”  İnsan yiyen bitki Ali Bulut’u  yedikten sonra yarım saat geçti. Onu durduracak kuvvet yoktu. İstese köklerini ayak gibi kullanıp çok uzaklara gidebilirdi. Nedeni bilinmez bir şekilde hareketsiz duruyordu.

Bitki uzmanı, tropikal bitkiler üzerinde araştırma yapmakta olan bir bilim adamı, komutanın yanına gelerek, insan yiyen bitkiyi tamamen zararsız hale getirebileceğini söyledi. Şişedeki ilaç iğneyle  bitkiye şırınga edilirse, bitki ölürdü. Komutandan izin alan bitki uzmanı elindeki iğneyle insan yiyen bitkinin köklerine yaklaşmaya başladı. Köklerin  yanından geçerken aniden dönerek iğneyi köke sapladı ve ilacı şırınga etti. Bitki uzmanı daha sonra iğneyi yere atarak yürümeye devam etti. Geri dönüp kaçsa hemen yakalanırdı. Bunu biliyordu. O zaman insan yiyen bitkiyi şüphelendirebilir ve bitki durumu anlarsa ilaçlı kökü koparıp atar ve kendini mutlak bir ölümden kurtarabilirdi. On dakika sonra insan yiyen bitkinin gövdesi sarsıldı ve ağzından ahh  diye bir feryat işitildi. Kökler titremeye başladı. İlaç beyine ulaşmıştı. Artık kurtuluşu yoktu. Ölüm gelmişti.

“ Ben, dedi, insan yiyen bitki, belki yanlış yaptım gibi gözüktü sana ama doğrusu buydu. O insanların ölmesi lazımdı. Özellikle Ali Bulut’un. Diğer ölenler de onun adamlarıydı. Şehri dört koldan sarmıştı Ali Bulut’un çetesi. Onları öldürdüm, onların evlerini yıktım. Hepsi kötü insandı. Bir tek iyi insanın canına, malına zarar vermedim. Askerler ezilmesin diye şehri terk etmedim. Seni gelirken gördüm elinde iğne vardı ama o iğnenin beni öldürebileceğini düşünemedim. Her neyse böylesi daha iyi oldu, tabii kötüler için. Neden var olduğum anlaşılsa  ve bana yardımcı olunsa insanlar arasında zararlı olanları ayıklardım. Sessizce yeraltından sokulur, konuşmaları duyar ve onları ayıklardım. “

İnsan yiyen bitki daha fazla konuşamadı. İlaç, onun beyinsel fonksiyonlarını durdurmuştu. Ölmüştü. Bitki uzmanı ise, yaptığı hatayı anlamış ve dizlerinin üstüne çökmüştü. Ağlıyordu.

Yazan: Serdar Yıldırım


CÜCE  KADININ  ÖLÜM KORKUSU

Tek katlı, ahşap köy evindeki hareket birden duruldu. Sevincin yerini üzüntü aldı. Ayşe Hanım doğum yapmış, kız çocuğu dünyaya getirmişti. Ufacık-tefecik, küçücük bir kız çocuğu. Aradan on yıl geçti, on beş yıl geçti, yirmi yıl geçti, ama onun boyu  95 cm. idi,  yani 1 metre bile değil. Daha sonra da boyu hiç uzamadı zaten, hep  95 cm. kaldı. Siyah saçlı, kahverengi gözlü ve güzel yüzlüydü. İyi kalpli, düşüncesi berrak, iradesi güçlüydü. Fakat zaman zaman elinde olmadan insanların bakışlarından etkileniyor ve bazı geceler sabaha kadar ağlıyordu.

Meral  yirmi beş yaşındayken kendinden 10cm. daha uzun olan Hakkı adında zengin bir adamla evlendi. Bu evlilikten bir oğlu oldu. Oğlunun boyu normaldi, daha dokuz yaşındayken annesinden bir karış uzundu. Hakkı’yı  çiftlikteki akrabaları öldürünce, Meral dağlara kaçtı. Buna sebep Hakkı’nın  cüce olmasıydı. Akrabaları onu kısa boyluluğundan dolayı yüz karası olarak görüyordu. Nasılsa miras oğluna kalıyordu; hem oğlu cüce değildi. Hakkı’nın  bir çocuğu daha olsa ve cüce kalsa. İşte buna izin vermeyecekti akrabaları.

Meral dağlara kaçarak canını kurtarmıştı, yoksa onu da öldüreceklerdi. Onun mağaralardaki, ağaç kovuklarındaki yaşamı uzun sürdü. Elbisesi yırtık-pırtık, ayakkabısı ise yoktu. Yalınayak geziyordu. Yorgan yoktu, battaniye yoktu, yatak yoktu. Çok zordu kış günleri, sabahları uyanınca zangır zangır titriyordu. Bazı günler elleri-ayakları buz kesiyor, damarlarında donan kanı hareket ettirmek için ağzıyla hohluyordu. Sıcacık odada karnı tok olarak bulunsaydı bundan hiç şikayet etmezdi. Dağlarda bulduğu sebze ve meyveleri yiyor, dereden, gölden su içiyordu. Ispanak ve pırasa pişmiş olarak servis yapılınca yemek kolay ama Meral bunları çiğ olarak yiyordu. Zorluğunu denemeyen bilmez. Bir de ekmek vardı. Sıcacık, mis kokulu ekmek. Bazı şeylerin değeri yokluğunda fark edilir. Meral ekmek bulamamasına çok içerliyordu. Artık tadını unuttuğu, adını zar-zor hatırlayabildiği ekmek.

Aradan on altı yıl geçti. Dağlarda geçen on altı yıl. Meral elli yaşındaydı. Sıcak bir yaz gecesi uyku tutmuyordu. Ormanda uzanmış yatıyordu. “ Oğlum, diye düşündü, Meral. Canım oğlum, acaba şimdi nerededir? Büyük bir ihtimalle çiftliktedir. Yirmi beş yaşında olmalı. Belki evlenmiştir. Aslan gibi olmuştur. Şöyle uzun boylu, yakışıklı. Beni hatırlar mı ki? Anacığını. Tabi hatırlar, o zamanlar dokuz yaşındaydı. Oralara geri dönsem oğlumu görebilir miyim?  “  İşte, Meral’in  düşündüğü son cümle onu harekete geçirdi. Aniden ayağa kalktı ve çok uzaklardaki çiftliğe doğru yola çıktı. Günlerce yol yürüdü Meral, dağdan dağa atladı. Önüne kurt çıktı. Ağaca tırmanarak zor kurtuldu. Kurt onu ayak bileğinden ısırmıştı. Kanayan yaranın üstüne yaprak koyup sarmaşıkla sardı. Ertesi gün davul gibi şişti ayak bileği. Bazı günler ağrıyan ayağının acısına dayanamayıp saatlerce baygın yattığı oldu. Zamanla ayağı iyileşti. Yara tamamen kapandı. Meral tekrar çiftliğe doğru yürümeye başladı. Meral, aylar sonra çiftliğin yakınlarına geldi. Çiftliğe yaklaşmıştı ki, at üstünde genç bir adam Meral’in  önüne çıktı.

Genç adam:  “  Dur, kimsin?  Adın ne senin? “ diye sordu.
Cüce kadın:  “  Adım Meral  “  diyebildi.
Genç adam:  “  Meral mi?  Tanıdım seni. Sen benim annemsin. “
Cüce kadın:  “  Annen miyim !?  “
Genç adam  attan inip cüce kadının önünde diz çöktü, ellerini tuttu.
“  Annemsin. Ben senin oğlun  Emin’im.  “
“ Emin, sonunda kavuştum sana. Babanı akrabaları öldürdü. Ben dağlara kaçıp canımı kurtardım. Seni bulma isteği yaşama sevincimi ateşledi. Dayanılması güç acılar çektim, ama ölmedim. Canım oğlum, kocaman adam olmuşsun. “
“  Evet, anne, kocaman adam oldum. Babamı öldürenleri kendi ellerimle kestim. Altı yıldır dağlarda gece-gündüz demeden hep seni aradım. İşe bak ki, ben seni bulamadım, sen beni buldun. Sen annelerin annesisin. “ 

Yazan: Serdar Yıldırım


DÖRT  TAVŞANINI  PAZARDA  SATAN ÇOCUK

Hasan geçen yıl dokuz yaşındaydı. Bir gün evlerinin arkasındaki bahçede bir tavşan gördü. Tavşan kaçmadı  Hasan’dan.  Hasan  tavşanı sevdi, tutup kaldırmak istedi. Tavşan çok ağırdı, hem  karnı şişti. Belli ki yakında yavrulayacaktı. Babası yoktu Hasan’ın.  Beş yıl olmuştu, aralarından ayrılıp bu dünyada onları yalnız bırakışı. Anası evlere temizliğe gidiyor, öyle geçiniyorlardı. Aradan on beş gün geçti ki  tavşan dört tane yavruladı. Bir ay sonra anne tavşan ortadan kayboldu. Hasan bir süre sonra anne tavşanı unuttu ve bütün sevgisini yavru tavşanlara verdi. Günler günleri, aylar ayları kovaladı. Artık yavru tavşanlar büyümüş, kocaman birer tavşan olmuşlardı.

Günlerden bir gün Hasan’ın  annesi Hacer hanım  şiddetli bir gribe yakalandı. Evde yorgan-döşek yatıyor, devamlı olarak  doktor, ilaç diye  sayıklıyordu. Doktor paraya gelirdi, ilaç parayla alınırdı. Kıyıda-köşede biraz paraları olsaydı, ama hiç paraları yoktu. Hasan sağa-sola bakındı. Sandalye, masa,vazo, tabak, halı gibi eşyaları satsaydı, satsaydı ama eşyaların çoğu eskiydi, hem kim para verip alırdı. Nitekim yoldan geçen bir eskiciye masayla sandalyeyi satmaya kalkmış ama eskici para etmez onlar demişti.

Annesinin hastalığının beşinci gününün gecesi,  Hasan rüyasında kendisini evin bahçesinde otururken görüyordu. Tavşanlar da kafesteydi. Birden kafesin kapısı açıldı ve tavşanlar koşarak Hasan’ın yanına gelip, Hasan  bizi  sat, annen kurtulsun, dediler  ve koşarak uzaklaşıp geri dönerek Hasan’ın yanına gelip,  Hasan  bizi sat annen kurtulsun,  dediler. Bu böyle birkaç dakika devam etti. Daha sonra uyanan Hasan  sabaha kadar ağladı. Erkenden kalkan Hasan yüzünü yıkadı, elbiselerini giydi. Baktı öbür odada annesi hasta yatağında uyuyordu. Baygın gibiydi. Hasan omuzlarını arkaya doğru gerdi, göğsünü kabarttı, başı dimdikti. Odasındaki büyükçe karton kutuyu aldı. Bahçeye çıktı. Kafesteki tavşanları kutuya koydu. Yolda yürürken hiç ağlamıyordu, Hasan ağlayamıyordu. O gece saatlerce ağladığı için göz pınarları kurumuştu.

Hasan pazar yerinde bir köşeye içinde dört tavşanın bulunduğu karton kutuyu bıraktı. Vakit erken diye ortalık tenhaydı. Geçen saatlerle birlikte tavşanlara müşteri çıkardı. Akşamüstü olmuştu, artık hava kararıyordu. Hasan  mecbur kaldığı için  çok ucuza tavşanları bir adama sattı. Annesi evde ölümcül hastaydı, ilaç içmesi lazımdı. Hasan en yakın eczaneden, eczacıya durumu anlatıp, birkaç tane grip ilacı aldı. Parası kalmamıştı, doktor çağıramıyordu. Hasan hızlı adımlarla eve doğru yöneldi. Eve vardığında annesinin soğumuş cesediyle karşılaştı.

Yazan. Serdar  Yıldırım

                                            FIRÇALA DİŞLERİNİ ŞÜKRÜ

“ Yaşasın!  Şükrü yine çikolata yemeye başladı. Biz sevinmeyelim de kimler sevinsin. Aramıza yeni arkadaşlar katılacak. Çalışmalarımız daha bir hızlanacak. İyi ki Şükrü  ağız sağlığının, dişleri korumanın, diş fırçalamanın önemini bilmiyor. Bilseydi biz burada  Şükrü’nün  dişlerine elimizden geldiğince zarar verebilir miydik? Şükrü’nün dişlerini kemirebilir, bir daha asla eski durumuna getirilemeyecek şekilde tahrip edebilir miydik? “

“ Haklısın mikrop kardeş. Şükrü her yemekten sonra, bırak her yemeği her akşam yatmadan önce dişlerin mutlaka fırçalanması gerektiğini bilseydi, sen o soruları bana soramayacak ve biz şimdi burada olmayacaktık. “

“ Ne o? Neden birden durgunlaştın? Sanki Şükrü’nün bilgisizliğine üzülüyormuş gibi bir halin var. Şükrü dişlerini fırçalamıyorsa suç bizim mi yani? Fırçalamasa daha iyi değil mi? Baksana güzel güzel Şükrü’nün  dişlerini kemirip duruyoruz. Hem sen elini biraz çabuk tut da Şükrü’nün  azı dişinde açmaya çalıştığın o kanalı biraz genişletip içine yuvanı kur. Yeni gelenlerle sayımızın artacağının farkındasın sanırım. Sonra işsiz kalırsın bilmiş ol. “

“ Kim işini kaybedecekmiş? Yok daha neler. Bu azı dişi ötekilerden daha büyük ve geniş olduğu için  ben size göre daha ağır çalışıyormuş gibi görünüyorum. Oysa her şey apaçık ortada. En hızlı çalışan benim ve en geniş yuva benim yuvam. “

“ Hah hah ha…Güleyim bari. En geniş yuva senin yuvan demek ki? Peki kabul. Teori olarak gayet güzel. Bu teoriyi bana nasıl ispat edeceksin bakalım. İşte ben kendi yuvama rahatlıkla sığışıyorum. Sen bırak sığışmayı o minnacık yere kafan girmez, kafan. “

İki mikrop arkadaş bu şekilde konuşmalarını sürdürürken arkalarında durmakta olan baş mikrobun farkında değillerdi. Baş mikrop: “ Hey, siz ikiniz!  Kesin konuşmayı. Kendinizi nerede sanıyorsunuz? Canımı sıktınız benim. İkinizden biri fazla burada. En hızlı çalışanınız burada kalır, öteki gider. Açılın bakalım şöyle, yaptığınız işi görelim. “  Baş mikrop gerekli kontrolü yaptıktan sonra ikinci mikrobun işine son verdi. Yerine gelen mikropların en irisini, en güçlüsünü getirdi. Baş mikrop ikinci mikrobu götürdükten sonra  yeni gelen çalışma arkadaşının hırsla işe giriştiğini, Şükrü’nün azı dişini hızla oymaya başladığını gören birinci mikrop heyecanlı bir şekilde bağırdı:

“ Yaşşa kocaman!  Parçala Şükrü’nün  dişlerini. Hiç acıma Şükrü’ye.  Hepimiz elele verelim, tüm gücümüzle çalışalım da en kısa zamanda dişlerden bir tanesini bile sağlam bırakmayalım. Şükrü’nün  dişlerinin hepsi çürüyüp gidecekse kabahat kimin? Fırçalasaydı efendim Şükrü dişlerini, bizleri dişleri arasında barındırmasaydı. Yaptığımızdan dolayı kimsenin bize kızmaya hakkı yok. Biz mikrobuz, işimiz bu.”

Yeni gelen mikrop birkaç ay içinde üzerinde çalıştığı azı dişinin iç kısımlarına ulaştı. Burası dişin sinir uçlarının bulunduğu bölümdü. Ne yazık ki, o diş ağrımaya başladı. Bu ağrının cefasını dişlerini fırçalamayan Şükrü çekecekti. Şükrü bir gün evlerinin yakınındaki arsada oynarken dişi yine ağrımaya başladı. Arkadaşlarından izin alan Şükrü oyunu bıraktı ve bir eliyle çenesini tutarak evine doğru yürümeye başladı. Attığı her adımda ağrının giderek fazlalaşması ve dayanılmaz duruma gelmesi sonucu, kendini çok sıkmasına karşın, Şükrü ağlamasına engel olamıyordu.


Karşıdan gelmekte olan genç bir adam, Şükrü’nün ağladığını görünce durdu ve ona neden ağladığını sordu. Şükrü dişinin çok ağrıdığını, günlerdir bu ağrıların kendisine rahat ve huzur vermediğini, ağrılar yüzünden geceleri uyuyamadığını, ağrıların bazen kendiliğinden yok olduğunu fakat birdenbire tekrar başladığını ağlayarak anlattı. Genç adam, çocuğun bu derece acılar içinde kıvranmasına göz yummadı. Şükrü’nün elinden tutarak onu en yakın dükkâna götürdü ve bir diş macunu ile bir diş fırçası aldı. Dükkanın önündeki çeşmede Şükrü’nün dişlerini fırçalamasına yardımcı olan genç adam, Şükrü’nün  dişinin ağrısının geçtiğini söylemesi üzerine:

“ İşte Şükrü, diş fırçalamanın ne kadar yararlı olduğunu kendi gözlerinle gördün. Çikolata, şeker ve yenen her şeyden sonra ağızda dişler arasında kalan artıklar, kırıntılar kısa zamanda kimyasal değişime uğrayarak aside dönüşür. Bu asit içinde pek çok türden mikrop bulunur. Bu mikroplar diş minelerine büyük zarar verir, onları yavaş yavaş oymaya başlar. Eğer biz dişlerimizin çürümemesini, ağrımamasını istiyorsak yemek yedikten sonra dişlerimizi fırçalamalıyız “  diyerek Şükrü’yü  evinin önüne kadar getirdi.

“ Sakın unutma Şükrü, her yemekten sonra dişlerini fırçala. Şimdi sana iyi günler dilerim. “  Bunun üzerine  Şükrü, sevinçle:  “ Çok teşekkür ederim, Serdar Abi.  Bundan sonra dişlerimi devamlı olarak fırçalayacağım. Size de iyi günler “  diyerek evine gitti.

Yazan: Serdar Yıldırım

                                                       

                                                KERTENKELENİN HAYALİ                                     

Büyük Sahra Çölü’ nün ortalarına yakın bir yerde, uçsuz bucaksız kum yığınlarının arasında  bir kertenkele yaşıyordu. Gündüzleri kızgın güneş ışınları altında yiyecek  aramaya  çıkmak çok zor olduğu için,  daima geceleri,  ortalık serinleyince yuvasından çıkardı. Yuvası da, birkaç büyük kaya parçasının arasındaki kuytu, gölgelik, loş bir yerdi.

Bir gece hava kararır karamaz yine yiyecek aramaya çıktı, fakat saatlerce dolaşmasına karşın,  hiç yiyecek bulamadı. Açlık,  onu güçsüzleştirmişti. Gücü giderek azalıyordu, çok yorulmuştu.  Artık yuvasına geri dönemezdi, çünkü hava aydınlanmaya başlamıştı ve yuvasından oldukça uzaklaşmıştı. İleri, daha ileri gitmeliydi ve mutlaka yiyecek bir şeyler bulmalıydı.

Öğle vakti olmuş ve güneş kertenkelenin tam tepesindeydi. Sıcaklık elli dereceye çıkmış ve kumlardan buhar çıkıyor gibi görünüyordu. Dayanılır gibi değildi. Çöl bir fırın halini almış ve güneş ışınları ortalığı kasıp kavuruyordu. Kertenkele güneşi, sıcaklığı falan unutmuş sadece ve sadece yiyecek arıyordu. O, şimdi gündüzü gece zannediyordu. Sanki hava serindi ve bu serin gece hiç bitmeyecekmiş gibi sürüp gidecekti. Kertenkele için gündüz  gece  olmuştu, gündüz geceleşmişti. Kertenkelenin tersi dönmüştü, bu bir ters dönmesiydi.
Gözleri yarı kapalı    vaziyetteydi ve gözlerinin önünde bir takım hayaller uçuşuyordu. Bu hayallerin ona yararı dokunabilir miydi? Gövdesini usulca kumların üzerine bıraktı, gözlerini kapadı. Kertenkele pek çok hayalin içinden bir tanesini seçip, o hayali kurmaya başladı.

Geniş bir dere yatağının ortasından incecik, az bir su akıyordu, dağlardan ovaya doğru. Tam   sınırda küçük çağlayan vardı ve küçük çağlayandan geçen su ovaya ayak basıyordu. Hemen    ilerdeki ormana giren su ağaçların arasında uzun süre yol aldıktan sonra kayboluyordu, ama   kuru dere yatağı ormandan çıkıp devam ediyordu taa çok uzaklardaki denize kadar. Aylardan   eylül, mevsim yaz, iki aydır yağmur yağmamıştır. Ormandaki ağaçlar suya hasret kalmışlardır. Her ağaçtan bir ses, bir  feryat; hepsi  küçük çağlayandan  şikayetçi. Küçük  çağlayan  ise,  ormandaki ağaçlara laf yetiştirmekle meşgul, altta mı kalacak, zaten suçsuz, dağlardan dere  yatağına inen su çok azsa   bunun küçük çağlayanla ne ilgisi var? Küçük çağlayan ne yapsın iki aydır yağmur yağmadıysa?   

Bu kısır döngü bir ay kadar devam ettikten sonra  sonbahar yağmurları  başladı. Günlerce süren yağmur dere yatağını giderek dolduruyordu. Küçük çağlayanın  üzerinden  aşan  su ormana doğru akıp gidiyordu. Eğer yağmur böylesine şiddetle bir süre daha yağmaya devam ederse, dağlardan sel bile gelebilirdi. Sel gelmese bile dere yatağındaki su taşacak ve ormana zararı dokunacaktı. Bu iki ihtimali göz önünde bulunduran küçük çağlayan  bir baraj yapımına   girişti. Çabucak barajın yapımını tamamladı ve dağlardan gelen suyu kontrol altına aldı.

Günlerdir yağan yağmur ormandaki ağaçları suya doyurmuştu. Dereden de bol su geliyordu    ormana  kana kana içiyorlardı. Küçük çağlayan baraj yapmaya başladığında  önce  şaşırdı  ormandaki ağaçlar:

“ Bu niye baraj yapıyor böyle? Ne olacak oraya baraj yapıp da? “ demeye başladılar. Sonra kızdılar. “ Küçük, bırak gelsin su, kısmetimizi engelleme…Çek, yık o barajı, başka işin yok mu senin? “ diyerek atıp tuttular. Küçük çağlayan  baraj  yapmaktaki  amacını  şu  şekilde açıklıyordu:

“ Buralara bir yağıyorsa dağlara beş yağıyordur.Onca su dağlarda kalmayacak  mutlaka ovaya    inecektir.  Gelen su çok olursa sel gelir.  Bana bir şey olmaz, zararı sizedir. Bu  baraj  seli durdurur,  sele set olur. Ben de fazla suyu azar azar ovaya bırakırım. Eğer böyle olursa hiç biriniz selden zarar görmezsiniz. “

Sonunda, sel geldi. Günlerdir yağan yağmurun biriktirdiği büyük su kütlesi korkunç gürültüyle  gelerek baraja takıldı. Küçük çağlayanın yaptığı baraj işe yaramış ve seli durdurmuştu. Fakat  barajın  arkasındaki  suyun  basıncı  gitgide  artıyordu. Küçük  çağlayan  barajın  yıkılmasını önlemek için sonsuz gayret sarf ediyordu. Bir taraftan suyu kontrollü olarak ovaya bırakırken,  diğer taraftan barajın yıkılan yerlerini tamir ediyordu.Ormandaki ağaçlar ise küçük çağlayanın    ne yapmak istediğini anlamak şöyle dursun atıp tutmalarının dozunu arttırarak hakaret etmeye    başladılar. En nihayet sel küçük çağlayanın barajını yıkamadı, ama onu  yıkan  bu  hakaretler oldu.

“ Alın bakalım basmakalıpçılar. Çekiliyorum aradan. Bırak gelsin su diyordunuz. Alın suyu doya doya yıkanın  “  Küçük çağlayan aradan çekilince baraj yıkıldı. Sel  suları  ormandaki ağaçları kökünden söküp sürükledi, götürdü.

Kertenkele  kurduğu hayal bitince  gözlerini açtı. Gece  olmuş,  ortalık  serinlemişti. Yattığı yerden  doğrulup   yürümeğe  başladı. Yuvasından  uzak  düşmüştü,  ama  oraya  varacağını biliyordu. Çünkü kendisini oldukça zinde hissediyordu. Bu durum ne kadar devam ederdi  bak işte  onu  bilmesine  belki  de  imkan,  ihtimal  yoktu.  O  zaman  bu  sahte  canlanmaya  pek güvenilmezdi.  Bir  an  önce  yiyecek  bulup   karnını  doyurmalıydı.  Kertenkele  yuvasına varıncaya kadar birkaç yerde yiyecek bulup karnını doyurdu.Yuvasının bir köşesine yattığında  neredeyse sabah olmak üzereydi. Nasılsa güneş yine ortaya çıkacak ve çöl dayanılmaz şekilde   sımsıcak olacaktı. Güneşin kertenkeleye artık bir zararı dokunamazdı.

Yazan:  Serdar  Yıldırım             

                           
                                                                                   
  [/size]      [/b]
Logged
Kurucu'in Bilgileri
Kurucu
Forum Kurucusu
Kıdemli Üye
*



Uye ID 1
Kayit Tarihi 15 Mayıs 2008, 18:04:28
Nerden Ankara
Mesaj Sayisi 327
Rep Puani
Paylaşım Seviyesi: 73
Deneyimleri

Aktiflik

Deneyim
Seviye
Kotu Itibar
Iletisim
WWW Online Online


Ruh Halim:

« Yanıtla #1 : 19 Ağustos 2008, 15:04:28 »

Teşekür ederiz bizlerle paylaştığın için
Logged
Sayfa: [1]   Yukarı git
  Yazdır  
||| GoogleTagged |||

 
Gitmek istediğiniz yer:  

Smf Kardeşliği.Com
smf.gen.tr aracılığı ile SMF kullanan siteler arasında yaptığımız SMF Kardeşliği listemizi görmek ister misiniz?

Bu site SM Forumlar Birliğinin Üyesidir
\\SiTeMaP///
|Site Map | Arşiv | Wap | Wap2 | Wap Forum | XML | Rss | Tagged
MySQL ile Güçlendirildi PHP ile Güçlendirildi Powered by SMF 1.1.7 | SMF © 2006-2008, Simple Machines LLC

XHTML 1.0 Geçerli! CSS Geçerli! Dilber MC Theme by HarzeM

Hazırlayan: Gazi Mustafa Kemal ATATÜRK.CoM(TÜM)Yönetimi

Bu Sayfa 0.53 Saniyede 26 Sorgu ile Oluşturuldu